Mısra Şen
On bir saattir yoldaydım. Bir minibüsün içinde, var olan birkaç kişi de birer birer inmişti, kapkaranlık, virajlı bir yolda ilerliyordum. Şoför ne işin var gecenin bu saatinde buralarda der gibi beni süzüp duruyordu. Verecek güzel bir cevabım da yoktu doğrusu, kafama esmişti, bir kamp çantası toparlayıp çıkıp gelmiştim işte, Orman’a…
Minibüsten sonra bir araba beni aldı. Karanlığın içinde bir tepeyi tırmanarak bir düzlüğe ulaştık, birkaç kapı geçtik. Arabadan indiğimde geldiğim yerle ilgili pek bir şey anlayamamıştım karanlıktan. Ama o gökyüzü! Hepimiz her zaman zaten böyle bir göğün altında mıydık? Gökyüzü böyle bir şey miydi? Nasıl unutabilirdi insan böyle bir gerçekliği? Bu gerçekliğin beni sarmasına izin verdim. İnsan özgürken kendi, özgürken güzeldi.
…
Gündüz güneşi. Sıcak. Küçük, tahta çatılı bir ev. Yanında büyük bir çam. Ötesi, gözün alabildiğine toprak, beyaz toprak, tek tük ağaçlar. Halbuki yemyeşil beklerdi bir ormanı insan. Beklentileri bile karşılamaya yanaşmamasından belli diyorum, kavramak için önce dinlemek gerektiğini, Orman’ı ve onun biricik sakinini. Bir hikaye anlatmaya başlıyor: “Yıllar önce bir köyde karşıma bi adam çıktı bir gün, durdurdu arabamı . durdum. Ormanla çevrili büyük bir araziye götürdü , bir tepeye çıktık ve büyük bir gururla yıllar önce bu arazideki ormanı nasıl yakıp yıkıp kestiğini anlatmaya başladı.
Tarım toprakları, ilaçla, gübreyle, erezyonla verimsizleştikçe ormanları yakıp yıkıp kesip yeni tarım alanları açarız. Bu hep böyle olagelmiştir.
Benim orman hikayemin bir başlangıç noktası böyle. Adam yangınlarını anlatırken ben, burada yeniden bir orman yaratmanın düşlerini kurmaya başlamıştım bile. Adam anlattıkça düşlerimdeki ağaçlar, toprak, orman büyüyor, adam coştukça ben de coşuyordum. Orman düşümüzle yola koyulduk, şimdi düş, düş olmaktan çıktı her gün daha çok fidan toprakla buluşuyor, toprak can buluyor, orman oluyor .
Bu orman, bir gıda ormanı, meyveli meyvesiz her çeşit ağacın ve bitkinin, çalıların, biyoçeşitliliğin alabildiğine can bulduğu bir gıda ormanı, ben, kısaca Orman diyorum.
Orman çeşitlilik, çeşitlilik zenginlik, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış yok. Ahlak, din, politika, ölçüp biçmeler, teraziler, ön yargılar, yargılamalar, sorgulamalar hesap kitap yok orman ekosisteminde.
Mümkün olduğunca permakültür ve doğal tarım prensiplerini uyguluyoruz. Sıkı çalışıyor, yeşil yeşil terliyor, yoruluyor ve dinleniyoruz, gülüyoruz. Keşfetmenin, yaratıcılığın heyecanını yaşıyoruz. Hayal kırıklıklarımız oluyor, bazen tekdüze sıkıcı, bazen kışkırtıcı kamçılayıcı ve deli gibi meydan okuyoruz.
…
Doğduğu köyden “birisi” olabilmek için ayrılmış, okullar okuyup, birkaç dili çok iyi öğrenip, telekomünikasyon mühendisi olarak Avrupa’nın birçok kentinde çalışıp, bolca para ve mertebe de elde ettikten sonra, yıllar yıllar sonra, hayattaki bütün “sandıklarından”, bütün hırslardan ve öfkelerden, üstüne yüklendiği bütün sıfatlardan ve hatta isimlerden arınarak, bir “Ali” kalmış, doğduğu köye, doğaya ve sevgiye dönmüş bir Ali…
Ne sebeple olsun, hangi hikayenin, hangi yolculuğun bir parçası olursa olsun, Orman düşüne katılmak, doğa dönüşümünün elinden tutmak isteyen herkesi bütün cömertliği ve tevazusuyla kabul eden bir ekosistem…
Evet, bu arazinin “sahibi” benim, diyor. Fakat burası ne bir mülk ne de ben onun sahibiyim. Burası doğa ve ben onun bir parçasıyım, buraya gelen herkes onun bir parçası, çekirgenin ve biberiyenin olduğu gibi. Girdimiz, çıktımız, karımız, zararımız, verimimiz yok. Yevmiyeli çalışan tarım işçilerimiz yok. Gönüllülerimiz var. Yaptığımız şey, tahrip olmuş bu toprağa ve ekosisteme köstek değil destek olmak, sadece sürdürmek değil onarmak… Bir tek fidanın, bir tek böceğin bile hayatı değerli bu yüzden. Buraya gelip giden herkes de Orman’a kendi hayalince, gönlünce, kabiliyetince, emeğince bir şeyler verip buradan ayrılıyor, Orman ise, her birimiz gibi, çeşitleniyor, zenginleşiyor.
…
Biberin kokusu, salatalığın suyu, karpuzun sertliği… Şehrin, hazır bulunabilirliğin, kolay erişilebilirliğin unutturduğu her duyumu, her dokuyu yeniden fark etmeyle geçiyordu sabah kahvaltılarım. O gün bostandan ne çıkmışsa o vardı çamın altında kurulan sofrada, bu sebeple de çoğunlukla bitkisel besleniyorduk. Yemek hazırlanması sırasında çıkan organik atıklar, zaten çok az miktarda oluyordu, bir kovada biriktirilip bitkilerin altına dökülüyordu. Dört kişiydik yazın o sıcağında, zamanın bize yavaşladığı o günlere, o paylaşıma denk düşmüş. Birlikte hazırladığımız sofrada, bizden önce kış vakti Orman’a gelmiş gönüllülerin topladığı, kırdığı, kurduğu zeytinleri, o zeytinlerden çıkan enfes yağı tüketirken “Mmmm” diyorduk hep beraber, “Ne kadar, ne kadar güzel!”. Baharda açtığı çiçekleri bin bir zorlukla büyüten zeytin ağaçlarını, aralığın soğuğunda, ayın karanlığında o zeytinleri toplayan köylü kızlarını düşünün diyordu Ali de. Gözlerinizi kapatın ve düşünün. Hissedin. Hiçbir zamanın, mekanın koşutu yokken üstünüzde, henüz öğlen sıcağı bastırmamışken, arılar vızıldıyorken, tam da burada, tümden biri ve tüm iken…
…
Gerçekten de arazi haşin ve toprak neredeyse ölüydü. Eve yakın bir konumda küçük bir bostan vardı. Tek düzgün toprak buradaydı. Uzun bitkilere sarmaşıklar sarılacak, onların diplerini de kök sebzeleri dolduracak şekilde, karışık ekilmişti her şey. Aralarda da zararlı böcekleri kovması için aynısefa gibi çiçekler dikilmişti. Ne büyümüşse o değerlendiriliyordu mutfakta, her şeyin tadı da birbirinden harikaydı. Belki de bu yüzden yaban domuzları çok seviyordu bal kabaklarını ve mısırları. Talan oluyordu tabi ortalık, biraz da üzülüyorduk öyle görünce bostanı ama sabır değil miydi, sevgi değil miydi, olsundu.
Arazinin geri kalan büyük bir bölümüne karışık olarak defne, asma, ceviz, zeytin, incir, azot bağlayıcı olarak akasya gibi birçok farklı karakterde bitki dikilmişti. Bir kısımda da farklı çeşitlerde adaçayı, lavanta, kekik, menta pepperita gibi tıbbi aromatik bitkiler dikilmişti. Büyük olasılıkla yabani ot saydığımız için kurtulmak istediğimiz bitkiler, faydalarını henüz bilmediğimiz bitkilerdir diyordu Ali. Doğada her canlının ve cansızın bir işlevi vardır. Nitekim yabani olarak değerlendirilen sığır kuyruğu bitkisinin kendiliğinden büyümesine izin vermiş ve çiçeklerini toplayıp kurutarak çayını yapmaya başlamıştı.
…
Ucu bucağı belli olmayan bir arazinin ortasında, yazın o sıcağında tutunmaya çalışan bir asmanın başında, ona vereceği bir damla suyun peşinde saatlerce elinde hortum dikilirken, kayalık arazide içi su dolu hortumları çekmeye çalışırken, ıslanınca balçık olan bir toprakta bitkilerin dibini açmaya çalışırken, insan boyunda dikenlerin arasından yürümeye çalışırken ve sıcaktan gözü kararırken insan, kendini düşünüyor. Ne kadar yorulduğunu, çabasının, hayallerinin, ne kadar küçük olduğunu, yok olma hızına karşı var etme çabasının ne kadar yavaş, ne kadar nafile kaldığını… Her gün aynı sıcağın altında, bir fidanın ihtiyacı olan su için ne kadar zorlandığını düşünüyor. “Ben”ini düşünüyor, bu tekdüzelik, bu kadar “yıpranma” bana ne katıyor, diye soruyor. Hayattan hep almaya alışmışlığının rehavetinden doğuyor buradaki halinin yarattığı tatminsizlik. Bilemiyor. Bulamıyor…
Orman’da geçirdiğim yaklaşık on gün sonunda benim “Ben”im de böyle bir bunalımın içinde sürükleniyordu. Sonra birden, durdum. Bıraktım. Baktım, dinledim. Tek tek ağaçlara, çorak toprağa, ayrıklığa ve eyleme, salt eyleme ne kadar odaklandığımı fark ettim. Aslında o yorgunluğun üstüne alınan duşun, kesilen karpuzun değerini, insanı nasıl yeniden var ettiğini gördüm. Altına şalvarını çekip lavantaların arasına dalmanın özgürlüğünden, sarı sarı örümceklerden, kelebeklerden, gün batımından öğrenmeyi öğrendim. Sakinledim. Almaya değil vermeye gelmiştim ve dolayısıyla devinmeye, dönüşmeye… Heveslenmeye, sabırsızlanmaya, kızmaya, şaşırmaya, sevmeye, her şeyiyle hissetmeye gelmiştim. Ne büyük şans! İçi insanın, o zaman yerine oturuyor.
…
Zaman geçiyordu Orman’da ve yepyeni düşünceler doğuruyordu her yeni gün. Bir akşam yine yemekten sonra çınarın altında oturmuş Ali’yle sohbet ederken düşündüm: Böyle bir doğal sistemde insan uzun vadeli olarak varlığını (hem fiziksel hem ruhsal olarak) sürdürebilir miydi? Bu orman tamamen dışa kapalı bir sistem değildi belki, enerjisinin çoğunu kendi üretmiyordu mesela ya da internet gibi imkanlardan soyutlanmış değildi ama büyük ölçüde insan-doğa ilişkisi bakımından kendi kendini sürdürebilen bir sistem olduğunu gözlemliyordum. Sonuçta biz gelip gidiyorduk buraya ama burada gerçekten yalnız yaşayan bir Ali vardı ve oraya gelip giden kimse olmasa, hatta varlığını bilen kimse olmasa bile doğayla kurduğu bireysel ilişki üzerinden oradaki varlığını sürdürebilir durumdaydı. Birçok başka soru da burada akla geliyordu: Böyle bir ekosistemde insanın birbiriyle kurduğu sosyal ilişkiler ne kadar sürdürülebilirdi? Uzun bir süre aynı ortamda yaşayan bir grupta zamanla sosyal roller, dinamikler nasıl yönlenirdi? Evet burada ahlaki kurallar, tanımsal sınırlamalar yoktu ama herkesin sınırsızca kendi olma özgürlüğü uzun vadede sürdürülebilir bir şey miydi, yoksa böyle bir topluluk doğal olarak kendine bir yönlendirici-moderatör-lider mi seçerdi veya bir noktadan sonra önüne geçilemeyen sorunlar ortaya çıkar mıydı?
Tüm bu sebeplerden ve sorulardan dolayı bütün sosyal, psikolojik, gündelik alışkanlıkların ters yüz edildiği ve yeniden biçimlendiği bir yerdi burası. Her yöne yönlenebilir, çok farklı şekillerde yanıtlanabilirdi bu sorular. Tam da cevap olması değil olasılıklara imkan vermesi sebebiyle değerliydi böyle bir yaşam alanı. Sadece bir sonuç değil her yönüyle bir süreçti. Biz gelmiştik, gidiyorduk. Bizden önce ve sonra Ali vardı, olacaktı. Ondan önce var olduğu gibi, hatta öncekinden daha sağlıklı halde, doğa kalacağını umut ederek Ali de gidecekti. Ama mesele gitmek ve kalmak değildi, devinimin kendisinin kalıcılığı, kucaklayıcılığı, öğreticiliği, iyileştiriciliği, birleştiriciliğiydi. Ve tam da şu anlığıydı, her şeyiyle…
Orman’a gelişim gibi, kafama esmişti ve ayrılmıştım oradan bir gün, ama toprakla buluşturduğum bütün patatesleri, topladığım bütün lavantaları, kokularını, geçtiğim bütün dağ, köy yolarını, inekleri, yıldızları ve diğer her şeyi kendime katarak ve onlara katılarak… Bir bütün olarak başka bir bütünlüğün parçası olmak hissiydi bu… Ne kadar büyüktü, ve ne kadar değişilmezdi hiçbir şeye!
