
Edibenur Üner
Bir ders arasındayız, çalışmaktan yorgun beynimiz hızlı bir enerji kaynağı istiyor ve ayakta kalabilmek için sarıldığımız kahvelerin yanına bir paket bisküvi alıyoruz. Çıkarıp üç-dört lira fiyatını ödedikten sonra yemeye hazırız. Paketin arkası gözümüze ilişiyor, altı üstü bir bisküvi, evde dört beş malzemeyle yaptığımız bir şeyin içinde yirmi beş tane ne olduğunu bile anlayamadığımız şey var. Bazılarını da anlaması çok zor değil, palm yağı, glikoz şurubu ve koruyucular en bildiklerimizden. Atlas ve Hint okyanuslarının öte taraflarında üretilen bir yağ, anneannemizin adını hiç duymadığı maddeler, doğada bulunmadığı ve ihtiyaç duyulmadığı halde bir şekilde ürettiğimiz tüm bu maddelerin karışımının apayrı bir kıtada yaşayan bir insanın bedeninde ne işi var? Diyelim ki var, her biri kilometrelerce uzaktan gelen tüm bu maddelerin fiyatı gerçekten de bu kadar olabilir mi? Bu soruları yanıtlamak için endüstrinin başlangıcına gitmek lazım, ancak şimdilik başka bir hikayenin başlangıcındayız.

Pişmeden önce yediğimiz gıdalar nasıl görünüyordu? Pazara gelmeden önce peki? Tohumdan nasıl çıkıyor, kimlerin ellerinden geçiyor sofraya gelene kadar? Hayatım boyunca gıdayla ilişkim sadece para üzerinden mi olacak? Peki ya bunun bedeli, emeği nerde? Kendime sorduğum tüm bu soruların karşılığında kendimi en yakın kent bostanında buldum, okuduğum üniversitenin tarım topluluğu Tarlataban’da. Tam olarak sorularımın cevaplarının bulunduğu yerdi Tarla. Bu cevaplara ihtiyaç duyuyordum çünkü gıda, rızık, nimet olarak farklı isimlerle değerlendirdiğimiz hiçbir şey şu an alışık olduğumuz gibi yalnız parayla ölçülemiyor. Doğayla aramıza giren fersah fersah mesafede çok fazla şey kaybolup gidiyor, zamanla unutuluyor. Beslenmemize vesile olan şeylerin nasıl büyüdüğü ve bize geldiği de bunlardan bir tanesi. Doğayla ve gıdayla aramızdaki bu mesafeyi kapatmanın en güzel yolu ise kent bostanları, yani şehirde tarım yapılan küçük tarla ve bahçeler.

Yaşadığımız koca koca şehirlerde parklarda, çatılarda, mahalle aralarında sürdürülebilir tarım yapmaya ayrılmış bu kolektif alanlarda bir tohumun filizlenişinden hasadına kadar her aşamaya tanıklık etme ve katkıda bulunma imkanınız oluyor. Bu tanıklığın dönüştürücü bir etkisi var.
Farkında olmadan tükettiğimiz her maddenin bir yerde emek emek üretildiğini hatırlıyorsunuz. Üretilirken nelerin etkilendiğini, nelerin kurban edildiğini anlıyorsunuz. Bize doğa vesilesiyle sunulandan fazlasını koparmak için oluşturduğumuz yapay şartların nasıl sonuçlar verdiğini, en çok tüm bunların yalnızca sonu yaklaşan bir tüketim sistemi olduğunu fark ediyorsunuz. Aldığımız bisküvideki palm yağını örnek alalım, dünyada en çok tüketilen bitkisel yağ palm yağı. Çoğunlukla Güney Amerika’da üretiliyor ve üretim alanını çoğaltmak için hektarlarca alanda ağaçlar kesiliyor. Bu ağaçlarda ve ekosistemde yaşayan her türlü hayvan birden bire evlerinden oluyor. Daha fazla verim alabilmek için genetiğiyle oynanmış fideler dikiliyor, rızkını arayan hayvanlar uzak tutulmak için defalarca ilaçlama yapılıyor. Bir plantasyon ortalama 30 yıl dayanıyor ve arkasında kullanılamaz halde topraklar bırakıyor. Doğada olduğu gibi ağaçlar yerini yenilerine bırakamadan tükeniyor. Üretim tamamlanıyor, ürünler okyanusu aşarak bize geliyor. Biz de çıkan ürünü nasıl bir coğrafyada yaşadığımız, ihtiyaçlarımız fark etmeksizin herkes için üretilmiş standart bir ürünün içinde tüketiyoruz ve karşılığında yalnızca birkaç lira ödüyoruz.
Bir şeylerin fiyatı ve bedeli arasında artık ciddi bir fark var ve bu farkın faturası büyük oranda doğaya kesiliyor. Dünyada yaygınlaşan kent bostanları da bu tüketim sisteminin her bir parçasının karşısında duruyor. Lokal tohumlardan, yerel insanın ihtiyacı olanı üreten, uzaklara taşınmasına ihtiyaç bırakmayan bir üretim şekli hem insanın hem de doğanın hakkının korunmasına imkan sağlıyor. Kullanılan “atalık” yani genetiğiyle oynanmamış ve sürdürülebilir tohumlar her sene yerlerini yenilerine bırakıyor ve binlerce yıldır süren düzen tüm sakinliğiyle devam ediyor. Yerel halk bostanları yürüterek gıdayla ve doğayla olan ilişkisini tekrar kuruyor. Nasıl üretildiğini, hangi aşamalardan geçtiğini bildiğimiz gıdayı israf etmek de her zamankinden zor oluyor. Kent bostanları bize şu an unuttuğumuz bir bilginin aslında her zaman orda olduğunu hatırlatıyor: hepimize yetecek kadarı var. Doğadaki diğer canlıların paylarını da gasp etmeden de üretmenin, beslenmenin yolu her zaman vardı. Tarihin hangi noktasında ve değişme nedenini düşünüp bu düzenin bir diğer kolu olmak isteyip istemediğimizi düşünmek, bu şekilde tükettiklerimizin bize etkilerini de düşünmek gerekli bir pratik.

Gıda için uzaklara gitmemiz gerekiyorsa Küba’da açlık sorununu bitiren bostanlardan Mısır’da artan nüfusu beslemek için oluşturulmuş çatı bahçelerine uzanıp ilham alabiliriz. İstanbul Yedikule ve Kuzguncuk’ta 700 yıldır üreten bostanlardan, Bursa Nilüfer’de çocuklardan yetişkinlere herkesin katılımıyla sürdürülen kent bahçesinden, üniversite kampüslerinde öğrenciyle, personelle, akademisyenle, gönüllülerle birlikte yürütülen tarlalardan öğreneceğimiz ve buralarda hatırlayacağımız çok şey var. Yakın zamanda üst üste gelen krizlerle dünya ve ona dair bildiğimiz, içine doğduğumuz sistem sarsılıyor ve yaşama dair biriktirdiğimiz binlerce yıllık bilgi her zamankinden daha da değerleniyor. Unutmayı, dalgayla sürüklenip gitmeyi reddedelim. Doğaya, doğamıza kulak verelim, eninde sonunda bir parçası olacağımız topraklara hak ettiği gibi muamele etmeyi hatırlayalım.















