Featured

Kent Bostanlarının Bize Hatırlattıkları

Edibenur Üner

Bir ders arasındayız, çalışmaktan yorgun beynimiz hızlı bir enerji kaynağı istiyor ve ayakta kalabilmek için sarıldığımız kahvelerin yanına bir paket bisküvi alıyoruz. Çıkarıp üç-dört lira fiyatını ödedikten sonra yemeye hazırız. Paketin arkası gözümüze ilişiyor, altı üstü bir bisküvi, evde dört beş malzemeyle yaptığımız bir şeyin içinde yirmi beş tane ne olduğunu bile anlayamadığımız şey var. Bazılarını da anlaması çok zor değil, palm yağı, glikoz şurubu ve koruyucular en bildiklerimizden. Atlas ve Hint okyanuslarının öte taraflarında üretilen bir yağ, anneannemizin adını hiç duymadığı maddeler, doğada bulunmadığı ve ihtiyaç duyulmadığı halde bir şekilde ürettiğimiz tüm bu maddelerin karışımının apayrı bir kıtada yaşayan bir insanın bedeninde ne işi var? Diyelim ki var, her biri kilometrelerce uzaktan gelen tüm bu maddelerin fiyatı gerçekten de bu kadar olabilir mi? Bu soruları yanıtlamak için endüstrinin başlangıcına gitmek lazım, ancak şimdilik başka bir hikayenin başlangıcındayız. 

Pişmeden önce yediğimiz gıdalar nasıl görünüyordu? Pazara gelmeden önce peki? Tohumdan nasıl çıkıyor, kimlerin ellerinden geçiyor sofraya gelene kadar? Hayatım boyunca gıdayla ilişkim sadece para üzerinden mi olacak? Peki ya bunun bedeli, emeği nerde? Kendime sorduğum tüm bu soruların karşılığında kendimi en yakın kent bostanında buldum, okuduğum üniversitenin tarım topluluğu Tarlataban’da. Tam olarak sorularımın cevaplarının bulunduğu yerdi Tarla. Bu cevaplara ihtiyaç duyuyordum çünkü gıda, rızık, nimet olarak farklı isimlerle değerlendirdiğimiz hiçbir şey şu an alışık olduğumuz gibi yalnız parayla ölçülemiyor. Doğayla aramıza giren fersah fersah mesafede çok fazla şey kaybolup gidiyor, zamanla unutuluyor. Beslenmemize vesile olan şeylerin nasıl büyüdüğü ve bize geldiği de bunlardan bir tanesi. Doğayla ve gıdayla aramızdaki bu mesafeyi kapatmanın en güzel yolu ise kent bostanları, yani şehirde tarım yapılan küçük tarla ve bahçeler. 

Tarlataban’da 2019 yazından beri faaliyet gösterdiğimiz alan, Güney Kampüs

Yaşadığımız koca koca şehirlerde parklarda, çatılarda, mahalle aralarında sürdürülebilir tarım yapmaya ayrılmış bu kolektif alanlarda bir tohumun filizlenişinden hasadına kadar her aşamaya tanıklık etme ve katkıda bulunma imkanınız oluyor. Bu tanıklığın dönüştürücü bir etkisi var. 

Farkında olmadan tükettiğimiz her maddenin bir yerde emek emek üretildiğini hatırlıyorsunuz. Üretilirken nelerin etkilendiğini, nelerin kurban edildiğini anlıyorsunuz. Bize doğa vesilesiyle sunulandan fazlasını koparmak için oluşturduğumuz yapay şartların nasıl sonuçlar verdiğini, en çok tüm bunların yalnızca sonu yaklaşan bir tüketim sistemi olduğunu fark ediyorsunuz. Aldığımız bisküvideki palm yağını örnek alalım, dünyada en çok tüketilen bitkisel yağ palm yağı. Çoğunlukla Güney Amerika’da üretiliyor ve üretim alanını çoğaltmak için hektarlarca alanda ağaçlar kesiliyor. Bu ağaçlarda ve ekosistemde yaşayan her türlü hayvan birden bire evlerinden oluyor. Daha fazla verim alabilmek için genetiğiyle oynanmış fideler dikiliyor, rızkını arayan hayvanlar uzak tutulmak için defalarca ilaçlama yapılıyor. Bir plantasyon ortalama 30 yıl dayanıyor ve arkasında kullanılamaz halde topraklar bırakıyor. Doğada olduğu gibi ağaçlar yerini yenilerine bırakamadan tükeniyor. Üretim tamamlanıyor, ürünler okyanusu aşarak bize geliyor. Biz de çıkan ürünü nasıl bir coğrafyada yaşadığımız, ihtiyaçlarımız fark etmeksizin herkes için üretilmiş standart bir ürünün içinde tüketiyoruz ve karşılığında yalnızca birkaç lira ödüyoruz. 

Bir şeylerin fiyatı ve bedeli arasında artık ciddi bir fark var ve bu farkın faturası büyük oranda doğaya kesiliyor. Dünyada yaygınlaşan kent bostanları da bu tüketim sisteminin her bir parçasının karşısında duruyor. Lokal tohumlardan, yerel insanın ihtiyacı olanı üreten, uzaklara taşınmasına ihtiyaç bırakmayan bir üretim şekli hem insanın hem de doğanın hakkının korunmasına imkan sağlıyor. Kullanılan “atalık” yani genetiğiyle oynanmamış ve sürdürülebilir tohumlar her sene yerlerini yenilerine bırakıyor ve binlerce yıldır süren düzen tüm sakinliğiyle devam ediyor. Yerel halk bostanları yürüterek gıdayla ve doğayla olan ilişkisini tekrar kuruyor. Nasıl üretildiğini, hangi aşamalardan geçtiğini bildiğimiz gıdayı israf etmek de her zamankinden zor oluyor. Kent bostanları bize şu an unuttuğumuz bir bilginin aslında her zaman orda olduğunu hatırlatıyor: hepimize yetecek kadarı var. Doğadaki diğer canlıların paylarını da gasp etmeden de üretmenin, beslenmenin yolu her zaman vardı. Tarihin hangi noktasında ve değişme nedenini düşünüp bu düzenin bir diğer kolu olmak isteyip istemediğimizi düşünmek, bu şekilde tükettiklerimizin bize etkilerini de düşünmek gerekli bir pratik.

Tarla’da turp hasadı

Gıda için uzaklara gitmemiz gerekiyorsa Küba’da açlık sorununu bitiren bostanlardan Mısır’da artan nüfusu beslemek için oluşturulmuş çatı bahçelerine uzanıp ilham alabiliriz. İstanbul Yedikule ve Kuzguncuk’ta 700 yıldır üreten bostanlardan, Bursa Nilüfer’de çocuklardan yetişkinlere herkesin katılımıyla sürdürülen kent bahçesinden, üniversite kampüslerinde öğrenciyle, personelle, akademisyenle, gönüllülerle birlikte yürütülen tarlalardan öğreneceğimiz ve buralarda hatırlayacağımız çok şey var. Yakın zamanda üst üste gelen krizlerle dünya ve ona dair bildiğimiz, içine doğduğumuz sistem sarsılıyor ve yaşama dair biriktirdiğimiz binlerce yıllık bilgi her zamankinden daha da değerleniyor. Unutmayı, dalgayla sürüklenip gitmeyi reddedelim. Doğaya, doğamıza kulak verelim, eninde sonunda bir parçası olacağımız topraklara hak ettiği gibi muamele etmeyi hatırlayalım.

Featured

Tarla’dan Tekrar Merhaba

Tarlataban 2012 senesinden beri faaliyet gösteren bir topluluk. Ancak bu süreçte tarlada olup bitenler yıllara göre farklılık gösteriyor. Bazı yıllar katılımı yüksek aktif bir topluluk olabilmişken, bazı yıllarda çok sönük kalmış maalesef. Hem bir topluluk olmanın zorluğu, hem de ülkemizdeki olaylardan fazlasıyla etkilenmiş. Yeni bir ekibin dört elle işe sarıldığı şu günlerde bu engellerden “maalesef, çok yazık” diyerek bahsetmek mümkün. Ancak acele bir sonuca koşmadan, bu zorlukların yenilikçi fikirlere yol açtığı, dinamik ve değişen bir Tarlataban okuması yapmak da mümkün. Öyle ki, topluluğumuzun tarihini, dünyanın birçok yerinde kentsel tarımı canlı tutmaya çalışan kitlenin tarihiyle birlikte düşünmek de mümkün. 

Kentsel tarımla ilgilenen bu kesim, karşılaştığı kısıtlı alan, suya ulaşımın zorluğu, uygunsuz ve kirli çevre koşulları gibi engelleri pratik çözümlerle, parlak fikirlerle aşmayı çok iyi bilmiştir. Üstelik bunu büyük tarım şirketlerinin sahip olduğu korkunç para ve olanaklar olmadan yapabilmiştir. Bir bahçede keşfedilen çözümler, hiçbir fikir mülkiyeti kaygısı güdülmeden yayılmış, özgürce akan bilgi, birinin karşısına çıkan engeli diğerinin kolaylığı haline getirmiştir. Bir bahçede geliştirilen teknikler ya da geleneksel metotlar üzerine yapılan araştırmalarla ortaya çıkan yöntemler, internet ve sosyal bağlar aracılığı ile diğer bahçelere aktarılıp, oralarda benzer sorunlar daha yaşanmadan çözülebilmiştir. 

Tarlataban’ın geçmişinde de bu bilgi alışverişleri önemli bir rol oynadı. Örneğin tarlayı ziyarete gelen başka bahçe ve bostanlardan bahçe düzeninin ve ekin çeşitlerinin ne kadar kolaylaştırıcı bir etkiye sahip olabileceğini öğrendik. Zaman zaman düzenlediğimiz atölyeler ve konuşmalarda bizden bir karşılık beklemeden paylaşımda bulunan kişiler sayesinde en temel tarım bilgisinden en ince fikirlere kadar birçok bilgi edindik. 

Çalışmalarımıza, sadece bilginin değil, malzeme ve tohumun özgürce dolaşımı da katkı sağladı. Tarlanın yıllardır muhafaza etmeye çalıştığı tohum koleksiyonu, Türkiye’nin dört bir yanından hiçbir karşılık beklemeden bize ulaştırılan tohumlar ile mümkün oldu. Öyle ki Tarlataban’ın zamanında dağıttığı fideler ve tohumlar ile bu atalık tohumlar daha geniş bir çevreye yayılmış oldu. Bu yardımsever ağ, geçtiğimiz yıl trajik bir şekilde tüm tohumlarımızı ve arazimizi kaybettiğimizde de imdadımıza yetişti ve bu sene yeniden birçok tohumumuz oldu. 

Tarlataban’ın son bir yılını da bu paylaşım ağı ve zorluklar karşısında yılmadan deneyerek çözüm üretmeye çalışan tarladaşlar üzerinden değerlendirecek olursak iki önemli durum karşımıza çıkıyor. İlki, geçtiğimiz yıl okul yönetimi tarafından tarlanın yıllardır kullandığı alana erişimin engellenmesi, ikincisi de bizim çözüm üretme sürecimiz. Yukarı anlattıklarımda ne kadar optimist davranmış ve biraz toz pembe bir resim çizmişsem bu kısımda da benzer bir yol izleyeceğim. Çünkü, en azından kendi serüvenimizi anlatırken özgür olabilmeli ve umut aşılayabilmek için dünyayı olduğundan daha güzel hayal edebilmeliyiz diye düşünüyorum. 

Benim içinde bulunduğum devre, Tarlataban’ın tarlasını boğaz manzaralı, kuyusu, elektriği olan, serası, çardağı, barakası, alet-edevatı, tohumları içinde bir şekilde devraldı. Tarlanın üzerinde yer alan küçük defne ormanıyla birleştiğinde bu müthiş bir mirastı bizim için. Öyle ki tarla, Tarlataban ile eş anlamlıydı adeta. Ancak geçtiğimiz yıl ikisinin yolu ayrıldı. İyi niyetimize inanılmadığı için, belki de tarla biraz sahipsiz kaldığı, eski günlerindeki gibi olmadığı ve ülkemizdeki siyasi ortam biraz daha gerildiği için okul yönetimi adım adım alana girişimizi zorlaştırdı ve sonunda yasakladı. Belki tatlı gölgeli hamaklardan ve yılların emeğinden uzak kaldık hatta tohumlarımız yakıldı (kim tarafından bilmiyoruz) ancak ardından gelen süreç öğretici olmadı diyemeyiz. Kısa bir süre için topraksız çiftçiler olduk. Bahar mevsimi geldi çattı ancak bir alanımız yoktu. Biz de gözümüzü dışarı çevirdik ve mahalle ile ilişkilerimizi güçlendirip mahallede bulduğumuz bir yerlere ekim yapalım dedik. 

Hisarüstü Derneği ile iletişime geçtik ve Duatepe Parkı’nda yeni bahçemizi oluşturmaya karar verdik. Çok tartıştık, dernektekiler ile konuştuk. Bu sırada Büyükşehir Belediyesi tarafından parkta yapılması düşünülen yenileme çalışmasına dahil olup projeye bir kent bostanı eklemeye çalıştık. Bürokrasi içinde kaybolmadan, ilk adım olarak parkta bir bahar temizliği yapmaya karar verdik. Temizlik yapmamız sayesinde çevrede çok olumlu bir imaj kazandık. Çevre derken parktaki çaycıyı kastediyorum. Belki büyük çaplı değildi ancak ilk tohumlarımızı toprağa attığımızda çaycı abi göz kulak olmaya söz verdi. Enerjik bir kadro olarak başladık, araya sınavların girmesiyle biraz dağıldık. Ancak yakın çevremizdeki insanlarla geliştirdiğimiz ilişkilerin ne kadar önemli ve faydalı olduğunu görmüş olduk. Belki de gelecekteki bir Duatepe Bostanı’nın da ilk adımlarını atmış olduk.

Parkta mevsim kaçmadan çabalarken bir yandan da okul yönetimi ile iletişime geçtik ve yeni bir alanın tahsis edilmesi için istikrarlı bir şekilde talepte bulunduk. Bir şekilde okul idaresi tarafında negatif bir imajımız olduğunu fark ettik. Birkaç görüşme sonunda bu imajın iletişimsizlikten kaynaklandığını fark ettik ve tüm bu sürecin sonunda Nafi Baba Dersliği yakınlarındaki yeni alanımıza kavuşmuş olduk. Bu süreçte ise ısrarcı olmanın önemini ve umut etmenin gerekliliğini görmüş olduk bir anlamda. Ancak en önemlisi tarladan bağımsız bir topluluk olduğumuzu gördük. 

Bu deneyimlerin aktarılmasının ne kadar gerekli ve önemli olduğunu da üst devrelerle aramızda kopukluk olan bu dönemde kavradık. Bu nedenle bir blog yayınlamaya ve böylece bir Tarlataban hafızası oluşturmaya karar verdik. Her ne kadar tarım bilgisi genelde sözlü olarak ve pratik üzerinden aktarılsa da bir topluluk olmanın gereği olan ortaklıkların sağlanması için aktarılan bilginin saklanması, kayıt altına alınması, hatta bunun yanı sıra aktarılma biçiminin de kayıt altına alınması yazılı olarak yapılabilir. Bu sayede yıllar içinde kopukluklar yaşansa da yeniden bir bağ kurulmak istendiğinde bu bağ eskiden oluşturulmuş yazılara bakılarak kurulabilir. Blogumuzda hem geçtiğimiz yıllarda yazılmış yazılardan, listelerden, röportajlardan faydalanmayı hem de güncel faaliyetlerimizi raporlamayı hedefliyoruz. Umarız ki yıllar sonra geleceklere yol gösterecek arşiv nitelikli ve öğretici bir blog geleneği ortaya çıkar. 

Oğuzhan İzmir

Repeasantization During the Pandemic

Mısra Şen

Coronavirus affected the world strikingly: people are quarantined in their homes, working home-office, waiting in market queues for hours… Undeniably, everybody is suffering from this pandemic in one way or another. However, this large scale crisis gives birth to some discussions about the difference between urban and rural lifestyles, diverse problems about human needs and priorities that people face and how they respond to the ongoing conditions. The most outstanding question stemming from our experiences is the one of food and our relation to it, both personally and in terms of our society, and largely of humanity. I want to explore this current question in the framework of my present condition, namely of designing and actualizing a self-sustainable food garden, from a sociological perspective. Due to the closing down of work places and schools I came to Bodrum from İstanbul with my parents in order to have a more pleasant environment during our quarantine and I started designing my small garden even prior to coming, which drove me to reflect on me and my parents’s relations to food production and consumption.

There are several elements to be opened up in order to understand my situation about this garden inclusively. It is important to consider my parents’ economical and sociological stance to begin with. My parents are from the Southern East of Turkey, namely Hatay and Gaziantep which were valuable lands for agricultural production in addition to being well-developed historical cities. My parents and their families are not of rural and peasant origin but rather lived in city centers for generations. Therefore, even though they have acquired the knowledge of the regional palate, food preservation and preparation methods and the sociological value of food consumption and sharing, they know very little about agriculture with exceptions of crops their family had produced in small scale without not really any labor input such as vineyards and grapes. My parents immigrated to İstanbul, both working for years in service industry, scarcely being able to contemplate on what is being eaten at home and where they came from. Family diet was mostly dependent on mass produced items bought from supermarkets along with the traditional ingredients sent from homeland by relatives, with no time to spend on food preservation practices. However, as their state shifted from lower middle class to upper middle class, their attitude towards food have changed. Initially it was about having access to and the knowledge of luxury food items, then gradually it turned into the seek for nutritious, ecological, fair and clean food. 

This concern towards cleaner food is a substantial change in diet and consumption patterns that stemmed from the economical elevation, reveals more realizations that led me to prepare a vegetable garden. My family increasingly began to search for and purchase more exploitation-free goods. Proceedingly, I realized that while supporting the small scale producers such as people migrated from cities to rural areas after many years of job experiences and started farming afterwards and peasants living in suburban areas, they have not been sufficient to make a sustainable change in the problematic nature of food production and consumption. To give the most concrete example, after their partial migration to Bodrum, which is a rural area populated in recent years by upper-middle class people emigrated from metropole cities, their emphasis was not on the food cultivation or any form of self-sustaining agriculture performed on the land that they hadn’t have in İstanbul but rather on having a prosperous and social life that they have not been able to experience during their hard working times. In fact this is the most common scenario about families similar to mine, hence one can observe local farmers cunningly provide benefit from this and sell their goods for thrice as much price as the products actually ought to be sold of. This is the point of which my concerns as the third generation comes into scene, feeling immediacy in learning and applying agrary knowledge in order to obtain the sovereignty of our own food. 

Coronavirus enabled me to actualize my dream of planning, establishing, monitoring and enjoying my own food garden, but there is a lot more prior to this pandemic conditions regarding my personal incentives. My first and foremost motivation was my aspiration towards cooking, however, my experiences, contemplations and learnings ushered me to a question more urgent and essential: how and by whom our food is produced, and by which means we acquire them. The reason why we give such answers to these questions and develop kinds of relations like my family did with food consumption and production, mainly lies under the penetrating change in food consumption patterns resulted by the revolution in agrarian practices after 1950’s. Small scale family farming could not compete with the financial efficiency oriented, capitalist companies that rely on chemical inputs and global trade economy rather than heirloom knowledge. Thus, people like my parents are constrained to buy chemical infused, mass produced, processed foods from the supermarket. They ate margarine the capitalist food production substituted for animal fat, without knowing the difference between them. What’s more, just like the consumers, also peasants are dependent on companies and basically the accumulated capital itself, for fertilisers, pesticides, seeds and even for water. For thousands of years humans cultivated the land and had been doing it within natural cycles, thus sustained it effortlessly, but this is not the case anymore. Gradually, I started to acknowledge that these intermediary agents, namely capitalist agricultural companies, cyclically serve only for themselves and have nothing to offer other than distancing the food from nature and the consumer from the producer. 

Here comes the notion of needs in the broader question of our relationship with food. Now during the time of COVİD-19 pandemic, we see lots of city residents rushing into supermarkets and buying whatever there is on the shelves regardless of whether they need them or not. But there are also people baking their own bread, fermenting pickles, making yoghurt and growing herbs and vegetables in the balcony of their flats. These exemplify two discrete ways of coping with this crisis, but they both point fundamentally to one major circumstance: The city is unable to sustain itself and is destitute for food. However, it’s not hard to estimate that this crisis in terms of food is not this much harsh and puzzling in rural areas, occupants of which are accustomed to engage in farming activities. Food is in addition to being the second vital need of our lives after water, is the most perpetual, connective, and down-to-earth part of our livelihoods, but it is not thought upon and treated accordingly in most cases. Today, in cities, we don’t know and probably don’t really care about the soil, the plants, food production and even the nature and needs of our own body. The connection between land and urban dwellers is so dilapidated that just as the case of my family, when they get the chance to live in a rural area, they don’t feel the urge to alter their relations with soil and food production because they have never needed to.

Having all these in the mind, I spent two summers in farms, educated myself to the best possible degree and here I am hands on the ground to acquire the food sovereignty I seek for. Now I have the chance to involve in a full natural cycle of food production, being not the owner of it but a component of the whole. This is the time for self-thought repeasantization, reuniting the producer, the derivator and the consumer. The outcome of this garden will be completely free of corporal dependencies and state policies. This will be a long learning process laying the foundation on the eradification of distance between food and the consumer. It will no longer be consumption but growing, preserving, eating, integration… Sustainability is the main aim and source, embracing genetical diversity, heirloom seeds, biological fertilisers, recycling, polyculture, and responsible amount of production. I believe that food is or should surpass its isolation and current global financiality and should return to its more personal (and collective at the same time), alive, sustainable and celebrated state again. Even though this is a very small garden, I want to contribute to a permanent change in the food consumption patterns starting with my family, towards a more peaceful, plant-based diet that respects both natural and human labour, human needs and non-commodity relationships. 

Belgesel: Permakültür Perspektifiyle Yaşamak

Hazırlayan: Oğuzhan İzmir

“İyi bir yaşam sürmek için ihtiyaç duyduğumuz her şey etrafımızda. Güneş, rüzgar, insanlar, binalar, kayalar, deniz, kuşlar ve bitkiler. Tüm bunlarla işbirliği yapmak uyumu, bunlara karşı gelmek ise felaket ve kaos getirir.”

Bill Mollison’un bu ilham verici sözleriyle başlayan “Permakültür Perspektifiyle Yaşamak” belgeselinin ilk dakikalarında insanlığın gezegenimizi ne kadar çarpıcı şekillerde değiştirdiğini gösteren görsellerle karşılaşıyoruz: zehir saçan fabrika bacaları, yuva diye isimlendirdiğimiz ama aslında insan dışı tüm canlıları yuvalarından eden gökdelenler, bizi beslediğini düşündüğümüz ama aslında kurdu, kuşu, insanı aç bırakan uçsuz bucaksız tarlalar, hayvanların tutsak edildiği çiftlikler, insana değil arabalara hizmet eden kocaman asfalt yollar…

Permakültürün kurucularından olan Bill Mollison’un öğüt verici nitelikteki bu sözlerinden sonra bu manzaraları görmek üretim, tüketim ve yaşam şeklimizde olan yanlışları daha şiddetli bir şekilde yüzümüze vuruyor. Ardından görüşlerini bildiren uzmanlar ise bu yanlışların düzeltilmesi ve bu dünyada hepimizin aynı gemide olduğu ilkesine dayalı tarım yöntemlerinin geliştirilmesi için yüzümüzü doğaya ve küçük çiftçilere dönmemiz gerektiğine vurgu yapıyor. Belgesel genelde Permakültür ilkelerini esas alıyor ve Kuzey Amerika’dan örneklere yer veriyor.

Permakültür bir tasarım ilkeleri bütünü. Genel olarak basmakalıp tarım yöntemlerine bir eleştiri niteliği taşıyor. Dünyanın birçok köşesinde birçok çiftçi tarafından farklı şekillerde uygulanıyor. Permakültür bu şekilde çok sesliliğe yer açıyor ve deneyselliği öne çıkarıyor. Deneysellikle kast edilen ise her çiftçinin kendi yaşadığı alanı gözlemlemesi ve bu gözlemlere dayanarak oradaki canlılarla ortak yaşam sürdürmesi. Bu nedenle her ne kadar bazı prensipler olsa da bunlar çok teorik boyutta ve pratikte yaratıcılığa ve her canlının, ekosistemin bireyselliğine yer açıyor. Bu nedenle biz de Tarlataban olarak bu ilkeleri destekliyoruz. Ancak permakültür dışında, Anadolu çiftçilerin uyguladığı ya da İstanbul Metropolitan’da kentsel çiftçiler tarafından uygulanan yöntemlerden de esinlendiğimiz için genelde yöntemimizi yalnızca “permakültür” olarak nitelendirmiyoruz. Tarla’da vurguladığımız atalık tohum kullanmak gibi ilkelerimizi öne çıkarmayı tercih ediyoruz. Bunun genç nesil çiftçiler arasındaki yöntemler çeşitliliğine katkı sağladığını düşünüyoruz. Örneğin, bu sene “çöp” konsepti üzerinde duruyoruz. Biz bu konuya dikkat çekerken İstanbul’daki başka bostanlar da tarımla ilgili başka önemli konulara dikkat çekiyor. Bu da permakültürün karşı çıktığı merkezileşmeye engel oluyor ve demokratik bir ortamın önünü açıyor. Öte yandan da permakültür eğitimlerinin bir sektöre dönüştüğünü, tarımsal bilginin nesilden nesile doğalıyla aktarılmak yerine parayla satılır bir hal aldığını görüyoruz. Permakültür ismine yapılan vurgu tarımla yeni tanışan insanları bu bilgiye ulaşmak için para vermek zorunda oldukları gibi bir yanılgıya sürüklüyor. Oysaki örneğin Tarla’da bu bilgiler sekiz senedir karşılıksız olarak aktarılıyor.

Bu tartışmayı dile getirmemizdeki amaç permakültür konseptine karşıt değil destekçi olduğumuzu ancak bu ilkelerin yaşatılması için biraz daha bilinçli olmak gerektiğini göstermek. 30 Ekim’de “Permakültür Perspektifiyle Yaşamak” belgeselinin gösterimini yaparak da bu görüşümüzü pratiğe geçirmeyi hedefliyoruz. 2015’te perdeye çıktığından beri birçok genç çiftçiye ilham kaynağı olmuş ve olmaya devam eden bu belgeseli izlemek ve üzerine tartışmak isteyen herkese kapımız açık. Hepinizi bekliyoruz 🙂

Çöp ve Yemek Kategorileri Üzerine: Kompost

Bahçemizdeki kompost çalışmamızdan bir görsel

Günümüzde çöp kategorisinin oldukça insan merkezcil bir şekilde oluşturulduğunu söylemek mümkün. İnsanlar için kullanım ömrü bitmiş ürünler ya da insanların tüketimine uygun olmayan parçaları çöp olarak nitelendiriliyor. Neredeyse gözümüzün görmek istemediği her şey bu başlık altında değerlendiriliyor ve gözden uzak bir yerlerde büyük yığınlar halinde depolanıyor ya da ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.

 Bu sınıflandırmada unutulan en önemli faktör ise dünyada sadece insanların yaşamadığı ve yeryüzündeki tüm kaynakların döngüsel bir şekilde tüm canlıların tüketimine açık olduğu gerçeği. Örneğin bir domatesin sadece ve sadece insanlar (hatta insanların sadece küçük bir yüzdesi için) üretildiğini düşünmek bizi çevremize karşı çok yanlış bir tutuma sürükleyebilir. Örneğin soyduğumuz domatesin kabuğunun artık bir kullanım alanına sahip olmadığını düşünerek onu bir plastik poşetle çöpe attığımızda onu döngüsel üretim zincirinden çekip almış oluruz ve elimizde sadece büyük çöp yığınları olur. Bir de doğada çözünmesi çok uzun yıllar aldığı için döngüsel üretime giremeyen plastik gibi petrol türevleri var ki onları bir anlık pişmanlık olarak düşünmeliyiz. Vakitten kazanmak ya da kullanım kolaylığı sağlamak için kullandığımız plastik poşetler, tek kullanımlık plastikler ya da tamire, onarıma uygun üretilmemiş ömrü kısa tasarlanmış genel kullanım ürünleri, o güçlü tüketim istenci ile kullanıldıktan sonra elimizde kalakalır, biz  de çareyi onları yine bir plastik poşete sarmalayıp bizden uzağa taşınmasını dileyerek sokaktaki çöp kutusuna atmakta buluruz. Peki uzağa taşındıktan sonra onlara ne olur? Yüzlerce yıl alacak çözünme sürecinde rüzgar ve su ile başka canlıların yaşam alanlarına taşınırlar bazılarının yaşamını zorlaştırıp, diğerlerini canlarından ederler, hatta bazıları toprağa, yeraltı sularına karışıp başka bir canlı tarafından tüketilmek suretiyle tekrar soframıza bile gelebilir. Burada yapılan hata yine o ürünün sadece bizim kullanımımız için sihirli bir şekilde var olduğunu ve biz işimizi gördükten sonra tekrar sihirli bir şekilde yok olacağını düşünmektir. İnsan dışı canlıların da bizimle aynı alanı paylaştıklarını unutmaktır. 

İnsanı merkeze alan bir yaklaşımdan çıkıp tüm canlıları merkeze alan bir yaklaşıma geçmek bu noktada yardımımıza koşar. Beraber yaşadığımızı, hatta yaşamın sadece beraber mümkün olabileceğini hatırlamak bizi o anlık pişmanlıkları azaltmaya ve yemeklerin yemediğimiz yerlerini de başka canlılarla paylaşmaya itecektir. Kompost da işte bunu mümkün kılan yöntemlerden biridir. Basitçe yemediğimiz yemekleri mikroorganizmalarla, minik kurtçuklarla, böceciklerle paylaşmamız karşılığında da onların bizim tükettiğimiz sebzelere faydalı materyaller üretmeleridir. Bu amaçla kurumuş organik materyalleri ve mutfağımızdan çıkan salata çöplerini, yemek artıklarını bir yığın halinde ya da bir çukur içinde toplayarak bu saydığımız canlılara güzel bir sofra hazırlayabiliriz. Onların ziyafet çektikleri birkaç hafta sonunda elimizde organik madde yönünden zengin, su tutma kapasitesi yüksek, içinde birçok canlı barındıran, toprağımızı mutlu edecek kompost gübresi elde ederiz. Bu süreçte önemli olan bu işlemi yürüten canlıların isteklerini göz ardı etmemektir. Örneğin sıcaklık, nem, oksijen oranı gibi faktörler önemlidir. 

En sık kullanılan iki yöntemden ilki sıcak kompost olarak isimlendiriliyor. Sıcak denmesinin sebebi çözünme sürecinde kompost yığınımızın içindeki 60-80 dereceye kadar yükselmesi. İdeal sıcaklık 55-65 derece arasında bunu birkaç denemeden sonra elinizle anlamanız mümkün olsa da bir termometre çok daha sağlıklı olacaktır. Ayrıca iki ay gibi kısa bir sürede hazır oluyor. Sıcak kompost için eşit miktarda kurumuş materyal( kuru yapraklar, saman) ve yeşil materyale (yeni biçilmiş çim, salata artıkları, meyve kabukları, mutfak artıkları) ihtiyaç var. Bu iki ayrı malzemeyi katlar halinde ya da eşit şekilde karıştırarak bir yığın oluşturmak gerekiyor. Süreç sırasında sıcaklığın yanı sıra kompostun havalanması ve nem oranı da önemli. Kompostun içine hava girmesi için haftada ya da iki  haftada bir havalandırarak aktarmak gerekli. Ayrıca küçük bir yığında araya çalı çırpı sıkıştırarak havadar bir karışım yaratmak da mümkün. Kompostu nemli tutmak için ise aktarırken biraz ıslatabilirsiniz. Sırılsıklam olmamalı ancak çok da kurumamalı. Doğru hissettiren nem oranını birkaç denemeden sonra bulmak mümkün. Her şey yolunda giderse oluşan yumuşak koyu renkli gübreyi toprağın üzerine yayarak bitkilerinizi mutlu edebilirsiniz. 

İkinci yöntem ise soğuk kompost ya da pasif kompost olarak adlandırılıyor. Biz buna üşengeç işi kompost da diyebiliriz çünkü sıcak kompostta olduğu gibi sık sık ters yüz etmek gerekmiyor. Malzemelerimizi toprakta açtığımız bir çukura gömüyoruz ve altı ay ile bir yıl arası bir süre bekliyoruz. Süreç daha yavaş ilerliyor ancak daha az bakım gerektiriyor ve sonuçta ortaya çıkan ürün mikroorganizmalar bakımından daha zengin. Zira sıcak komposttaki ısı sebzelerimiz için yararlı bazı mantar ve bakterileri öldürüyor maalesef. Sıcak ve soğuk kompost arası hibrid teknikler de var. Bunları ılık kompost olarak isimlendirebiliriz. Ilık kompostu ne soğuk kompost gibi yapıp tek başına bırakıyoruz ne de sıcak kompost kadar sık ziyaret ediyoruz. Ara bir form olduğu için sonuç aldığımız süre sıcak komposttan uzun ancak soğuk komposttan da kısa oluyor. Görüldüğü gibi kompostu, isteğimize ve koşullarımıza uygun birçok yöntem ile uygulayabiliyoruz. Bahsedilen değişkenlerle oynayarak farklı sonuçlar elde etmek mümkün. Tecrübe birikimi ve aktarımı için önemli olan gözlem yaparak bunları birer deney gibi kullanmak ve kaydetmek. 

Kompost kullanarak bizim besin olarak değerlendirmediğimiz organik materyallerin başka canlılar için besin olmasına izin veririz. Bu yönüyle hem bizi pratik olarak daha bereketli ürünler yetiştirmemizi ve daha iyi beslenmemizi sağlar hem de düşünsel olarak besler. Kompost, insanların da içinde bulunduğu daha büyük besin zincirlerinin farkına varmamızı sağlayabilir. Böylece bizim çöp olarak değerlendirdiğimiz bir şeyin başka organizmalar için hala besin olduğunu ve olabileceğini düşünmek bize “çöplerimize” karşı takınmamız gereken yaklaşım hakkında da şüphesiz bir şeyler söylemektedir.

Kompost Yapacak Genç Çiftçilere: Her şeyin yolunda gitmesi ve süreçten bir şeyler öğrenebilmek için yaptığınız her şeyi bir deftere kaydetmeyi unutmayın. Böylece denemeleriniz eğitici bir süreç halini alacaktır. Notlarınızı arkadaşlarınızla paylaşarak onları da mutlu edebilirsiniz 🙂 (deftere kurşun kalem ile not almayı unutmayın, mürekkep ıslandığında çok kolay dağılır).

Orman

Mısra Şen 

On bir saattir yoldaydım. Bir minibüsün içinde, var olan birkaç kişi de birer birer inmişti, kapkaranlık, virajlı bir yolda ilerliyordum. Şoför ne işin var gecenin bu saatinde buralarda der gibi beni süzüp duruyordu. Verecek güzel bir cevabım da yoktu doğrusu, kafama esmişti, bir kamp çantası toparlayıp çıkıp gelmiştim işte, Orman’a… 

    Minibüsten sonra bir araba beni aldı. Karanlığın içinde bir tepeyi tırmanarak bir düzlüğe ulaştık, birkaç kapı geçtik. Arabadan indiğimde geldiğim yerle ilgili pek bir şey anlayamamıştım karanlıktan. Ama o gökyüzü! Hepimiz her zaman zaten böyle bir göğün altında mıydık? Gökyüzü böyle bir şey miydi? Nasıl unutabilirdi insan böyle bir gerçekliği? Bu gerçekliğin beni sarmasına izin verdim. İnsan özgürken kendi, özgürken güzeldi. 

    Gündüz güneşi. Sıcak. Küçük, tahta çatılı bir ev. Yanında büyük bir çam. Ötesi, gözün alabildiğine toprak, beyaz toprak, tek tük ağaçlar. Halbuki yemyeşil beklerdi bir ormanı insan. Beklentileri bile karşılamaya yanaşmamasından belli diyorum, kavramak için önce dinlemek gerektiğini, Orman’ı ve onun biricik sakinini. Bir hikaye anlatmaya başlıyor: “Yıllar önce bir köyde karşıma bi adam çıktı bir gün, durdurdu arabamı . durdum. Ormanla çevrili büyük bir araziye götürdü , bir tepeye çıktık ve büyük bir gururla yıllar önce bu arazideki ormanı nasıl yakıp yıkıp kestiğini anlatmaya başladı.
Tarım toprakları, ilaçla, gübreyle, erezyonla verimsizleştikçe ormanları yakıp yıkıp kesip yeni tarım alanları açarız. Bu hep böyle olagelmiştir.

Benim orman hikayemin bir başlangıç noktası böyle. Adam yangınlarını anlatırken ben, burada yeniden bir orman yaratmanın düşlerini kurmaya başlamıştım bile. Adam anlattıkça düşlerimdeki ağaçlar, toprak, orman büyüyor, adam coştukça ben de coşuyordum. Orman düşümüzle yola koyulduk, şimdi düş, düş olmaktan çıktı  her gün daha çok fidan toprakla buluşuyor, toprak can buluyor, orman oluyor .

Bu orman, bir gıda ormanı, meyveli meyvesiz her çeşit ağacın ve bitkinin, çalıların, biyoçeşitliliğin alabildiğine can bulduğu bir gıda ormanı, ben, kısaca  Orman diyorum.

Orman çeşitlilik, çeşitlilik zenginlik, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış yok. Ahlak, din, politika, ölçüp biçmeler, teraziler, ön yargılar, yargılamalar, sorgulamalar hesap kitap yok orman ekosisteminde.

Mümkün olduğunca permakültür ve doğal tarım prensiplerini uyguluyoruz.  Sıkı çalışıyor, yeşil yeşil terliyor, yoruluyor ve dinleniyoruz, gülüyoruz. Keşfetmenin, yaratıcılığın heyecanını yaşıyoruz. Hayal kırıklıklarımız oluyor, bazen tekdüze sıkıcı, bazen kışkırtıcı kamçılayıcı  ve deli gibi meydan okuyoruz.

Doğduğu köyden “birisi” olabilmek için ayrılmış, okullar okuyup, birkaç dili çok iyi öğrenip, telekomünikasyon mühendisi olarak Avrupa’nın birçok kentinde çalışıp, bolca para ve mertebe de elde ettikten sonra, yıllar yıllar sonra, hayattaki bütün “sandıklarından”, bütün hırslardan ve öfkelerden, üstüne yüklendiği bütün sıfatlardan ve hatta isimlerden arınarak, bir “Ali” kalmış, doğduğu köye, doğaya ve sevgiye dönmüş bir Ali…

Ne sebeple olsun, hangi hikayenin, hangi yolculuğun bir parçası olursa olsun, Orman düşüne katılmak, doğa dönüşümünün elinden tutmak isteyen herkesi bütün cömertliği ve tevazusuyla kabul eden bir ekosistem…

Evet, bu arazinin “sahibi” benim, diyor. Fakat burası ne bir mülk ne de ben onun sahibiyim. Burası doğa ve ben onun bir parçasıyım, buraya gelen herkes onun bir parçası, çekirgenin ve biberiyenin olduğu gibi. Girdimiz, çıktımız, karımız, zararımız, verimimiz yok. Yevmiyeli çalışan tarım işçilerimiz yok. Gönüllülerimiz var. Yaptığımız şey, tahrip olmuş bu toprağa ve ekosisteme köstek değil destek olmak, sadece sürdürmek değil onarmak… Bir tek fidanın, bir tek böceğin bile hayatı değerli bu yüzden. Buraya gelip giden herkes de Orman’a kendi hayalince, gönlünce, kabiliyetince, emeğince bir şeyler verip buradan ayrılıyor, Orman ise, her birimiz gibi, çeşitleniyor, zenginleşiyor.

   

Biberin kokusu, salatalığın suyu, karpuzun sertliği… Şehrin, hazır bulunabilirliğin, kolay erişilebilirliğin unutturduğu her duyumu, her dokuyu yeniden fark etmeyle geçiyordu sabah kahvaltılarım. O gün bostandan ne çıkmışsa o vardı çamın altında kurulan sofrada, bu sebeple de çoğunlukla bitkisel besleniyorduk. Yemek hazırlanması sırasında çıkan organik atıklar, zaten çok az miktarda oluyordu, bir kovada biriktirilip bitkilerin altına dökülüyordu. Dört kişiydik yazın o sıcağında, zamanın bize yavaşladığı o günlere, o paylaşıma denk düşmüş. Birlikte hazırladığımız sofrada, bizden önce kış vakti Orman’a gelmiş gönüllülerin topladığı, kırdığı, kurduğu zeytinleri, o zeytinlerden çıkan enfes yağı tüketirken “Mmmm” diyorduk hep beraber, “Ne kadar, ne kadar güzel!”. Baharda açtığı çiçekleri bin bir zorlukla büyüten zeytin ağaçlarını, aralığın soğuğunda, ayın karanlığında o zeytinleri toplayan köylü kızlarını düşünün diyordu Ali de. Gözlerinizi kapatın ve düşünün. Hissedin. Hiçbir zamanın, mekanın koşutu yokken üstünüzde, henüz öğlen sıcağı bastırmamışken, arılar vızıldıyorken, tam da burada, tümden biri ve tüm iken…

    Gerçekten de arazi haşin ve toprak neredeyse ölüydü. Eve yakın bir konumda küçük bir bostan vardı. Tek düzgün toprak buradaydı. Uzun bitkilere sarmaşıklar sarılacak, onların diplerini de kök sebzeleri dolduracak şekilde, karışık ekilmişti her şey. Aralarda da zararlı böcekleri kovması için aynısefa gibi çiçekler dikilmişti. Ne büyümüşse o değerlendiriliyordu mutfakta, her şeyin tadı da birbirinden harikaydı. Belki de bu yüzden yaban domuzları çok seviyordu bal kabaklarını ve mısırları. Talan oluyordu tabi ortalık, biraz da üzülüyorduk öyle görünce bostanı ama sabır değil miydi, sevgi değil miydi, olsundu. 

    Arazinin geri kalan büyük bir bölümüne karışık olarak defne, asma, ceviz, zeytin, incir, azot bağlayıcı olarak akasya gibi birçok farklı karakterde bitki dikilmişti. Bir kısımda da farklı çeşitlerde adaçayı, lavanta, kekik, menta pepperita gibi tıbbi aromatik bitkiler dikilmişti. Büyük olasılıkla yabani ot saydığımız için kurtulmak istediğimiz bitkiler, faydalarını henüz bilmediğimiz bitkilerdir diyordu Ali. Doğada her canlının ve cansızın bir işlevi vardır. Nitekim yabani olarak değerlendirilen sığır kuyruğu bitkisinin kendiliğinden büyümesine izin vermiş ve çiçeklerini toplayıp kurutarak çayını yapmaya başlamıştı. 

Ucu bucağı belli olmayan bir arazinin ortasında, yazın o sıcağında tutunmaya çalışan bir asmanın başında, ona vereceği bir damla suyun peşinde saatlerce elinde hortum dikilirken, kayalık arazide içi su dolu hortumları çekmeye çalışırken, ıslanınca balçık olan bir toprakta bitkilerin dibini açmaya çalışırken, insan boyunda dikenlerin arasından yürümeye çalışırken ve sıcaktan gözü kararırken insan, kendini düşünüyor. Ne kadar yorulduğunu, çabasının, hayallerinin, ne kadar küçük olduğunu, yok olma hızına karşı var etme çabasının ne kadar yavaş, ne kadar nafile kaldığını… Her gün aynı sıcağın altında, bir fidanın ihtiyacı olan su için ne kadar zorlandığını düşünüyor. “Ben”ini düşünüyor, bu tekdüzelik, bu kadar “yıpranma” bana ne katıyor, diye soruyor. Hayattan hep almaya alışmışlığının rehavetinden doğuyor buradaki halinin yarattığı tatminsizlik. Bilemiyor. Bulamıyor…

Orman’da geçirdiğim yaklaşık on gün sonunda benim “Ben”im de böyle bir bunalımın içinde sürükleniyordu. Sonra birden, durdum. Bıraktım. Baktım, dinledim. Tek tek ağaçlara, çorak toprağa, ayrıklığa ve eyleme, salt eyleme ne kadar odaklandığımı fark ettim. Aslında o yorgunluğun üstüne alınan duşun, kesilen karpuzun değerini, insanı nasıl yeniden var ettiğini gördüm. Altına şalvarını çekip lavantaların arasına dalmanın özgürlüğünden, sarı sarı örümceklerden, kelebeklerden, gün batımından öğrenmeyi öğrendim. Sakinledim. Almaya değil vermeye gelmiştim ve dolayısıyla devinmeye, dönüşmeye… Heveslenmeye, sabırsızlanmaya, kızmaya, şaşırmaya, sevmeye, her şeyiyle hissetmeye gelmiştim. Ne büyük şans! İçi insanın, o zaman yerine oturuyor. 

Zaman geçiyordu Orman’da ve yepyeni düşünceler doğuruyordu her yeni gün. Bir akşam yine yemekten sonra çınarın altında oturmuş Ali’yle sohbet ederken düşündüm: Böyle bir doğal sistemde insan uzun vadeli olarak varlığını (hem fiziksel hem ruhsal olarak) sürdürebilir miydi?  Bu orman tamamen dışa kapalı bir sistem değildi belki, enerjisinin çoğunu kendi üretmiyordu mesela ya da internet gibi imkanlardan soyutlanmış değildi ama büyük ölçüde insan-doğa ilişkisi bakımından kendi kendini sürdürebilen bir sistem olduğunu gözlemliyordum. Sonuçta biz gelip gidiyorduk buraya ama burada gerçekten yalnız yaşayan bir Ali vardı ve oraya gelip giden kimse olmasa, hatta varlığını bilen kimse olmasa bile doğayla kurduğu bireysel ilişki üzerinden oradaki varlığını sürdürebilir durumdaydı. Birçok başka soru da burada akla geliyordu: Böyle bir ekosistemde insanın birbiriyle kurduğu sosyal ilişkiler ne kadar sürdürülebilirdi? Uzun bir süre aynı ortamda yaşayan bir grupta zamanla sosyal roller, dinamikler nasıl yönlenirdi? Evet burada ahlaki kurallar, tanımsal sınırlamalar yoktu ama herkesin sınırsızca kendi olma özgürlüğü uzun vadede sürdürülebilir bir şey miydi, yoksa böyle bir topluluk doğal olarak kendine bir yönlendirici-moderatör-lider mi seçerdi veya bir noktadan sonra önüne geçilemeyen sorunlar ortaya çıkar mıydı? 

Tüm bu sebeplerden ve sorulardan dolayı bütün sosyal, psikolojik, gündelik alışkanlıkların ters yüz edildiği ve yeniden biçimlendiği bir yerdi burası. Her yöne yönlenebilir, çok farklı şekillerde yanıtlanabilirdi bu sorular. Tam da cevap olması değil olasılıklara imkan vermesi sebebiyle değerliydi böyle bir yaşam alanı. Sadece bir sonuç değil her yönüyle bir süreçti. Biz gelmiştik, gidiyorduk. Bizden önce ve sonra Ali vardı, olacaktı. Ondan önce var olduğu gibi, hatta öncekinden daha sağlıklı halde, doğa kalacağını umut ederek Ali de gidecekti. Ama mesele gitmek ve kalmak değildi, devinimin kendisinin kalıcılığı, kucaklayıcılığı, öğreticiliği, iyileştiriciliği, birleştiriciliğiydi. Ve tam da şu anlığıydı, her şeyiyle… 

Orman’a gelişim gibi, kafama esmişti ve ayrılmıştım oradan bir gün, ama toprakla buluşturduğum bütün patatesleri, topladığım bütün lavantaları, kokularını, geçtiğim bütün dağ, köy yolarını, inekleri, yıldızları ve diğer her şeyi kendime katarak ve onlara katılarak… Bir bütün olarak başka bir bütünlüğün parçası olmak hissiydi bu… Ne kadar büyüktü, ve ne kadar değişilmezdi hiçbir şeye!

Yükseltilmiş Yatak

Yükseltilmiş yatak basitçe bir yapı materyali ile yerden yükseltilmiş ekim alanına verilen isimdir. İngilizce’de “raised bed” olarak kullanılıyor. Türkçe’de yatak yerine tarh kelimesi de kullanılıyor. 

En sık karşımıza çıkan yükseltilmiş yatak tarzı, dikdörtgen şeklinde sabitlenmiş çürümeye dayanıklı ahşabın içine toprak doldurularak inşa ediliyor. Alüminyum, beton ve taş gibi materyaller de kullanılıyor. Geometrik şekil konusunda da bir sınırlama yok tabiki de. Yükseltilmiş yatağın yüksekliği de amaçlarımıza ve koşullara göre değişiklik gösteriyor. Örneğin soğuk iklimlerde bir metreye kadar çıkan oldukça yüksek yataklar tercih ediliyor. Böylece, güneş alan yüzey alanı artırılıp toprağın erken ısınıp geç soğuması sağlanıyor. Sebze yetiştirme periyodu oldukça kısıtlı olan yerler için bulunmaz nimet. Yükseltilmiş yatakların faydaları bununla bitmiyor: 

-Sınırları belli bir alan yaratarak ot kontrolünü ve organizasyonu kolaylaştırıyor.

-Toprağı ekime uygun olmayan ya da balkon, çatı gibi toprak bulunmayan alanlarda ekime uygun koşullar yaratıyor.

-Bitkilerin bulunduğu seviyeyi yükselterek çalışmayı kolaylaştırıyor (daha az bel ağrısı!)

-Elimizdeki kaliteli toprağı yürüme yolunda harcamadan sadece ekim alanında tutmaya yarıyor. (Toprak bazen çok değerli olabilir.) 

Peki kendi kendimize nasıl yükseltilmiş yatak yapabiliriz?

Öncelikle kıstaslarımızı belirlememiz gerek. Örneğin ne kadar para harcayabiliriz ya da elimizde hangi malzemeler var. Ayrıca neden yükseltilmiş yatak istediğimiz de çok önemli. Yeni tarlamızda tabandaki toprak çok killi ve taşlıydı. Her ne kadar etrafındaki minik koruyu çok iyi besleyen verimli bir toprak olsa da bir süre şantiye alanı olarak kullanıldığı için çok sertleşmiş ve işlenmesi zor haldeydi. Biz de okul tarafından sağlanan az miktardaki kolay işlenir toprağı akıllıca kullanmak istedik. (Elimizde hazır yatakların bulunması ve hoşumuza giden bir yöntem olması da cabası.) 

Elimizdeki köşeleri menteşeli dikdörtgen 20 cm yüksekliğinde ahşaptan imal edilmiş kasalar bize eski dönemlerden mirastı. Ekonomik kriz döneminde yaptırmaya çalışsak zor olurdu sanırız. Ancak daha ekonomik çözümler her zaman mümkün. Hurdacıdan eskiciden bulunacak mobilya parçaları dahi kullanılabilir. Önemli olan malzemenin suya ve iklim koşullarına olabildiğince dayanıklı olması ve daha ilk sezonda dağılıp gitmemesi. Ahşabın ömrünü artırıcı bir madde ile kaplanması da iyi olabilir. 

Yatağı yerleştireceğimiz alanı biraz kazıp toprağı havalandırdık. Zira üzerinde iş makineleri gezmiş sert bir topraktı. Üzerine de ahşap kasayı yerleştirip gübreli dolgu toprağını içine doldurduk. Eğer yatağı inşa edeceğiniz alan önceden ayrık otu ile kaplıysa dolgu toprağı yerleştirmeden önce toprağı biraz derin kazıp üzerine karton, mukavva gibi ayrık otu köklerini aşağıda tutacak bir malzeme yaymanızı öneririz. Ayrıca toprağın altına uzun sürede çözünerek mikroorganizmalara yiyecek olması için odun parçaları ya da organik atıklar gömmek de mümkün. Bu tarz yükseltilmiş yataklar “Hügelkultur” olarak isimlendiriliyor. Ayrı bir yazımızda yer vermeye çalışacağız. 

Henüz yaz olduğu ve sonbahardaki ekim dönemine kadar yataklarımıza bir şey ekemeyeceğimiz için bu süreyi toprağı canlandırmak ve  korumak için harcamaya karar verdik. Güneş ışığıyla direk teması kesip topraktaki organizmaları korumak için toprağın üzerine malç yaydık. Bir yandan da uzun süredir ordan oraya taşınan dolgu toprağını canlandırmak için kompost hazırlamaya başladık. Kompostu toprakla karıştırdığımızda hem mikroorganizma çeşitliliği ve miktarı artacak hem de onların yaşaması için ortam yaratacak.

Peki yükseltilmiş yatakların hiç mi dezavantajı yok? Avantaj ve dezavantaj konularını her zaman koşullarla birlikte düşünmeliyiz. Örneğin soğuk bir iklimde yüksek yataklar faydalıyken sıcak iklimlerde tam tersi alçaltılmış yataklar kullanmak gerekecektir. Yükseltilmiş yatakların çok yağmurlu iklimlerde daha iyi drenaj sağlamaları açısından kullanmak mümkünken, İstanbul gibi yazları kurak geçen yerlerde daha sık sulama yapmayı zorunlu kılacaktır. Yer seviyesi daha aşağıda olduğu için su hızlıca yükseltilmiş yatak seviyesinin altına inecektir. Su tutma kapasitesi yüksek topraklar kullanılarak bu sorun aşılabilir.

Kaynakça

BugdayDernegi_YukseltilmisSebzeYatagiUygulamasi.pdf erişimi için tıklayın

Eppek Dükkan’ın Kurucularından Burak Soykan’la Röportaj

Hazırlayan: Mısra ŞEN

Tarlataban ekibi olarak Eppek Dükkan’ın kurucularından Burak Soykan ile buğdayın ekmeğe yolculuğu, ekmeğin ve buğdayın dünü, bugünü ve geleceği hakkında keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. 

Şen: Eppek yolculuğuna nasıl başladınız?

Soykan: Ben lisans eğitimimi Avusturya’da tamamladım ve orası Avrupa’da en yüksek oranda organik tarım yapılan ülke. Bu yönde bir bilinç de var. Yerel pazarlar var ve devlet çiftçilere orada ücretsiz veya avantajlı yerler veriyor. Öyle bir alanın içine girince merak etmeye, araştırmaya başladım ama o zamanlar sadece yiyiciydim, marketler yerine oralardan alışveriş yapmaya başladım. Tabii orada çiftçinin yaptığı iş, ölçeği ve emeği sebebiyle daha maliyetli olduğu halde, süpermarketteki ürünlerle rekabet edebilmesini sağlayan sübvansiyonlar var. 

Sonra Türkiye’ye döndüm ve özel sektörde beyaz yaka olarak işe başladım. O sırada ne yiyoruz, nasıl yetiştiriliyor gibi soruları araştırdıkça işi bırakıp bir çiftliğe yerleşmeye karar verdim. 2014 yılında Adapazarı’ndaki Jade çiftliğine yerleştim ve bir yıl kadar gönüllü kaldım. O süreçte ekolojik üretim, geleneksel ve organik tarım hakkında birçok şey öğrendim. Örneğin eskiden organik tarıma çok güvenirdim fakat fark ettim ki organik tarımda bir tohum denetlemesi yok, hibrit tohumlarla veya verim amaçlı ıslah edilmiş tohumlarla da organik sertifikası alınabiliyor, çünkü organik sertifikasyon süreçle ilgileniyor. Daha sonra hem tarımsal kimyasallar kullanılmadan hem de doğru tohumla üretilmiş ürünleri aramaya başladım ve o çiftlikte kaldığım süreçte biyoçeşitliliğin ne kadar önemli olduğunu gördüm. Rotasyonlu ekim, kardeş türlerin bir arada ekilmesi, doğal tarım ilaçları, tohum almak, tohum ekmek, fide taşımak gibi şeylerin tümünü bu bir sene içinde, başından sonuna kadar bir sezon içinde gözlemledim. 

Şen: Peki kırsalla bu kadar iç içeyken şehre geri dönme kararını nasıl verdiniz?

Soykan: Bu süreçte şunu gözlemleme fırsatı buldum: Şehirden kırsala göçmüş insanların yeni bir yaşam tarzına adapte olmaya çalışırken sadece tarımsal üretimle geçinmekte zorlandığını, bir başka zanaat üzerinden dış gelir sağlamadıkları sürece kendilerini sürdürmekte problemler yaşadıklarını fark ettim. Bir yandan da şehirden kıra göçen bazı topluluk girişimlerinden çok başarılı bir sonuçlar çıkmadığını ve toplulukların dağıldığını veya çok az sayıda kişi ile devam ettiğine şahit oldum. Buradan bir arada devam eden Refikler Çiftliği ve Zeytinli Ekolojik Ortak Yaşam Topluluğu’na selam olsun. 

Bunun üzerine şehre geri döndüm ve bir gelirim olmaması sebebiyle, giderleri minimize etmek yolunda kendi gıdamı üretmek için daha gayretli olmaya başladım.  Beni tatmin eden bir ekmek çıkarmak yaklaşık 30 gün sürdü. Bu süreçte her gün iki tane ekmek yaptım ☺ Un konusunu öğrendim ki bizim un diye aldığımız şeyin tohumu verim amaçlı ıslah edilmiş tohumlar, sentetik gübre kullanılıyor, iyi kabarsın, daha beyaz görünsün, yumuşak olsun diye katkı maddesi ekleniyor. (Michael Pollan, Cooked adlı belgeselinde bugünkü endüstriyel üretilen ekmeklerde 35-40 arası katkı olduğunu belirtiyor.) Bütün bu bilgi ışığında üzerine atalık/yadigar buğdayları bulma uğraşına giriştik, üreticileri gezmeye başladık. Tabi bu süreçte bizden ekmek isteyen insanlar çoğalmaya başladı. Önce bir günlüğüne altyapısını kullanmak üzere bir mahalli fırınla anlaştık. Sabah altıda girip on ikide çıkıyorduk, haftanın iki günü de yaptığımız ekmekleri dağıtıyorduk. Kadıköy bölgesi da en çok talep olan yerdi. Bu sebeple dükkânı Kızıltoprak’ta açtık, iki seneden fazla oldu buradan ekmek paylaşıyoruz.

Şen: Başladığınızdan bu yana neler gözlemlediniz, neler değişti?

İlk olarak esnaflığın zor bir meslek olduğunu gözlemledik ☺ Devamlı bir üretim organize etmek sabır isteyen bir şey. Tohumdan başlayıp sofraya kadar süren bir üretim döngüsünün içine girince harcanan emeğin ne kadar değerli olduğunu, o gıdanın sofraya gelene kadar kaç kişinin emek harcadığını bilmek yaptığımız işe olan saygıyı artıyor. Çalışma şeklimiz böyle olmasaydı sanıyorum eppek emekçilerinden hiçbiri bu işi yapıyor olmazdı. 

Ekmeğini yaptığımız buğdayı takip ediyoruz, üreticiyi tanıyoruz hatta bir kısmı ile yakın dostluğumuz var, tohumu biliyoruz, süreci biliyoruz, nasıl bir toprakta yetiştiğini biliyoruz. Buğdayın nerede depolandığını, nerede öğütüldüğünü biliyoruz. Aktif olarak tüm sürecin içinde var olduğunuzda da ürettiğimiz şeye de güvenebiliyoruz. 

Mesela belli bir üretim kapasitesine ulaştık. Normalde ticari zeka ikinci şubeyi açmaya giderdi fakat biz işin üretim kısmına doğru gidiyoruz. Geçen sene bir yirmi dönümü ektik. Temmuzda hasadını yapacağız. Niyetimiz iki-üç sene içinde bu dükkandan çıkan tüm ekmeğin buğdayını üretebiliyor hatta ev ekmekçilerine un sağlayabiliyor konuma gelmek. 

Şen: Şu anda birlikte çalıştığınız üreticiler hakkında da bilgi verebilir misiniz?

Soykan: Şu anda çalıştığımız yedi sekiz farklı üretici var. Her buğdayı kendi coğrafyasından getirmeye çalışıyoruz. Hepsinin hasadına, ekimine gitmeye çalışıyoruz. Biz üreticilerimize diyoruz ki arazinin bu kısmını bize ayır, şu tohumu ek, hasattan sonra buğdayı bizim için depola, biz istedikçe değirmende öğüttür, bize gönder. Bunu istediğimiz için çalışabileceğimiz üretici sayısı kısıtlı. 

Buğday, birçok tarım ürününün aksine, bakım istemeyen bir bitki. Tohumu atıyorsunuz ve bekliyorsunuz. Kışlık ekimde, Ekim-kasım arası ekilip haziranda, yazlık ekimde de martta ekip ağustosta hasat ediyorsunuz. Ama endüstriyel buğdayda bir bakım var çünkü çok büyük bir araziye monokültür ekim yapılıyor, kuru tarım bitkisi olduğu halde pek çok bölgede sulu tarım yapılıyor. Bir hastalık olması halinde tüm araziye yayılma riski olduğu için periyodik olarak kontrol edilip ihtiyaç halinde ilaçlanması gerekiyor. Hâlbuki küçük parsellerde fakat daha fazla arazide ekim yapmak hem hastalıklara karşı bir güvence. Çocukken bize bütün paranızı aynı cebe koymayın, bölüştürün ki düşürürseniz hepsini kaybetmiş olmayın derlerdi. Bu da benzer durum aslında. Daha zahmetli de olsa da bu yöntem bize daha sağlıklı geliyor hem de polikültür koşullarda tarım yapma şansı sağlıyor. 

Şen: Ekmek yaparken kullandığınız buğdayları neleri gözeterek seçiyorsunuz?

Soykan: Bizim için önemli olan nokta; nesillerdir çiftçinin elinde devam eden tohumların devamlılığına katkı sağlamak. Çünkü bu tohumlar sürdürülebilir, besin değeri yüksek, gübre ve kimyasal ihtiyacı olmayan ve binlerce yıllık evrim sonunda bugün bizimle var olan tohumlar. Bu tohumları bütün zorluk ve imkânsızlıklara rağmen sürdürmeye devam eden üreticiler var. Ancak üretici ile türetici arasında bağlar kurulursa bu akışın sağlıklı olacağını düşünüyoruz. Gönül rahatlığı ile üreticisini, üretildiği yeri ve üretim koşullarını paylaşamayacağımız buğdayı kullanmıyoruz. 

Türkiye’de atalık ekmeklik buğday bulmak çok kolay değil. Çünkü ekmeklik buğday dediğimiz ova buğdayı ve ovalar endüstrinin ilk kirlettiği bölge, dolayısıyla eski tohumlardan ilk vazgeçilen bölge. Şu an ekmeklik olarak ekmek yapabildiğimiz bir çeşit buğday var. Makarnalık buğdayları da kullanıyoruz fakat bulgurluk buğdayla ekmek yapmayı tercih etmiyoruz. 

Son dönemde kavuzlu buğdaylar çok popüler oldu, özellikle Siyez buğdayı ile yapılan halkla ilişkiler çalışması iyi sonuç verdi. Yerel / atalık / yadigar buğdayların varlığı hakkında farkındalık oluşturması açısından çok değerli bir çalışma oldu bu. Üç senedir ekmek yapan, iki senedir esnaflık yapan biri olarak siyez ekmeği konusunda çok fazla soruya maruz kalıyoruz. Biz eppek olarak kavuzlu buğdaylar (siyez, kavılca) ile ekmek yapmıyoruz. Bunun çoklu sebepleri var. Temel olarak kavuzlu buğdayları ekmek yapmaya uygun bulmuyoruz, popülerliği sebebiyle tohumu tehlike altında olan bir çeşit olarak görmüyoruz ve diğer atalık tahıllardan besin değeri açısından çok farklılığı olmadığını biliyoruz. Siyez, kavılca ekmeği yapmayarak ciddi bir müşteri potansiyelini reddediyor olduğumuzun farkındayız. Yine de un hazırlama aşamasında fire oranı yüksek olduğu için fiyatı yüksek olan ve aslında bulgurluk olan buğdaylar ile ekmek çalışmak istemiyoruz.  Eppek olarak bir senede 15-20 ton un işleme kapasitemiz var ve bu unu tohumunun daha geniş alanlara ekilmesini istediğimiz tahıllardan kullanmak istiyoruz. 

Şen: Şu anda buğdayın geldiği durumu nasıl değerlendirirsiniz?

Buğdayın ıslahının başladığı yer Karadağ, Karacadağ, Göbeklitepe civarlarıdır. Bereketli hilalin tahıllar üzerine olan temel bölgesi orası. Hala da Karacadağ eteklerinde hiç tohum atılmadan yabani yetişen buğday tarlaları vardır. Buralar gen merkezleridir, ilk ıslahlardır. Islah aslında çok yararlı bir şeydir, doğal seçilimdir fakat son 70 senedir yapılan ıslah daha yüksek verim artırmak üzerine yoğunlaşıyor. Eskiden tohum parayla satın alınan bir şey değildi, takas edilirdi. Binlerce yıldır gelen gelenek son yıllarda tohumun ticarileşmesi ve üretici ile tüketici arasındaki bağın kopmasıyla beraber artık yok olmakta. Devlet de örneğin atalık buğday eken, ilaç atmayan ve düşük verim alan üreticiyle ticari tohum eken çiftçi arasında bir ayrım gözetmemesi, ürünü nicelik değil nitelik üzerinden satın alması sebebiyle de atalık tohum giderek kayboluyor. 

Şen: Buğdayın un haline gelmesindeki süreç nasıl işliyor?

İki çeşit un öğütme yöntemi var. Biri valsli değirmenler, un fabrikaları, çok yüksek tonajlarda un öğütebilirler. Biri de taş değirmenler, binlerce yıldır uygulanan öğütme yöntemi. Taş değirmende basitçe buğdayı iki taşın arasına atarsın, ezilir çıkar, tam tane olarak un olur. Rüşeym kısmı ayrıştırılmadığı için de yazın bir ayda böceklenir. Fakat bu yöntem hızlı tüketim gerektirir. Diğer tarafta aralıksız giden sistemler var orada buğdayı atarsınız, önce valsli değirmende parçalar sonra onun kepeğini, nişastasını ve rüşeymini birbirinden ayırır. Rüşeymi buğdayın embriyosudur, protein açısından en zengin bölgesidir. Kepek dediğimiz kabuk kısmı, lif kısmı, nişasta ise karbonhidrat kısmı. Beyaz ekmek dediğimiz sadece nişastadan oluşur örneğin. 

Endüstriyel unun çok yüksek tonajlarda satıldığı için uzun son kullanma tarihleri olması amaçlanır ve aynı zamanda unda bir standart olması da amaçlanır. Bu sebeple hem bozulmaması için hem de bir standardı yakalaması için içine katkı maddeleri eklenir ve bu un bütün bu yukarıda belirttiğim sebeplerden dolayı daha uygun fiyatlıdır. Bizim un maliyetimiz ekmek fırınlarının aldığı unun 5 katı civarında. Bu fark hem verim kısmından çıkıyor, hem emek hem lojistik. Endüstriyel üretime un diyorsak bu tarz bir üretime un demememiz gerekiyor, bu da bir sürü kavramsal sıkıntıya sebep oluyor. Organik, doğal, ekolojik kelimelerinin içi de bu şekilde boşalıyor. 

Şen: Son zamanlarda çok fazla gündemde olan ve hakkında herkesin farklı görüşler belirttiği glüten konusunda siz ne dersiniz?

Soykan: Glüten aslında tüm tahıllarda olan, evrimsel süreçte kendilerini bir böcek türünden korumak için ürettikleri bir proteindir. Ekmeğin kabarmasına sebep olan şey glütendir, buğdayın nişasta kısmında bulunur, bu sebeple beyaz ekmek daha çok kabarır. Glüten intoleransının yeni bir durum olmadığını biliyoruz fakat giderek artıp artmadığını bilmiyoruz. Buğday 12 bin-13 bin yıldır besin kaynağımız fakat yeni olan şey modern buğdaylar ve istatistiksel olarak artan glüten intoleransı teşhisleri. Gördüğümüz şey şu ki normalde ekmek yediğinde çeşitli rahatsızlıklar yaşayan insanlar bizim ekmeğimizi yediklerinde bunu yaşamıyorlar. Bunun sebebi de ekşi maya dediğimiz bakteriler topluluğunun mayalanma sırasında, glütenin içinde bulunan ve vücudumuzun ham haliyle sindiremediği peptit bağlarının yapısını yıkması. Yine de bir çölyak hastası ekşi mayalı da olsa ekmek yiyemiyor. 

Glüten intoleransı da aslında bir teşhis değil, tahmin. Bir başka bakış açısına göre, intoleransımız olan şey glüten değil glifosat olabilir. Glifosat, glüten gibi vücudumuza düzenli olarak aldığımız bir madde. Marketten, pazardan, konserve, paketli olarak aldığımız her besinin yapısında bulunan bu madde aslında ot öldürücü olarak kullanılan tarım ilaçlarının etken maddesidir ve kanserojen olduğu da kanıtlanmıştır. Göreceğiz ki bundan 5-10 sene sonra, zamanında tereyağı için damar tıkıyor, yemeyin denilip sonra tam tersi söylendiği gibi, süt değil süt tozu kullanın denilip sonra zararlı olduğu ortaya çıktığı gibi meselenin glüten olmadığı ortaya çıkacak. 8-10 milyar dolarlık bir glütensiz ürünler pazarı varken glütensiz ürünleri destekleyen bilimsel yayınların bulunması da gayet normal. Bugünkü tıbbın geldiği noktaya yapılan eleştiriler gibi, bu konuda da o kadar uzmanlaştık ki bütünü unuttuk. Glütensiz besleniyoruz diye de buğday katmayalım içine kek yaparken de ta Özbekistan’da yetişmiş karabuğdayın ununu kullanalım diyoruz, e o un olduğunda mutlaka koruyucu katılıyor için, mutlaka glifosat var içinde, oradan buraya gelene kadar büyük miktarda karbon salınımı yapılıyor. Biz bu boyutlarını görmeksizin buna sağlıklı beslenme diyoruz. 

Şen: Yaptığınız işin şu anını nasıl değerlendiriyorsunuz ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Soykan: Kendimizi yaşamından biraz soyutlamış durumdayız, bunu geçici bir süreç olarak görüyoruz. Önceden bize gelen insanlara bütündeki rolümüzü anlatmaya çalışırken şu anda konuyu insanlara “Sağlığınıza iyi gelir”den açıp sonra doğaya da şöyle katkı sağlıyorsunuz der olduk. Öbür türlü harcadığımız enerjiden bize bir şey kalmıyor, şimdi en azından insanlara kendimizi dinletebileceğimiz bir yol bulduk. Şunu da fark ediyoruz ki baştaki heyecanımız, hevesimiz zamanla azalıyor. Biz şunu denedik, mevcut koşullarda bu işi olması gerektiği gibi nasıl yaparız? Bu yolda maliyetlerimizi düşük tutmak için dükkanı ara sokakta seçtik, personel çalıştırmadık kendimiz çalıştık ve kazandığımızdan kalanı aramızda paylaştık. Böyle bir döngüde bile yaptığımız ekmeğin, ülkenin ancak %5’lik bir kesiminin maddi olarak karşılayabileceği bir gerçek. Fakat bizim yapabileceğimizin maksimumu bu, toptan fiyatına perakende satış yapıyoruz, maliyetinin biraz üzerine satıyoruz. Bizim piyasada rekabet ettiğimiz ekmek fiyatı organik sertifikalı ekşi mayalı ekmekler fakat organik undan neredeyse iki kat fazla hammadde maliyetimiz var. İleride ekmeğimizin daha ulaşılabilir olmasını sağlayabilecek şeyler bir takım sübvansiyonlar olabilir, emek dayanışmaları olabilir.

 Emeğin artık değerinin olmamasından, baz alınan fiyatların aslında sömürü fiyatları olmasından dolayı çok fazla zorlukla mücadele ediyoruz. Evet buğdayın bir kilosunu 1,5 TL’ye mal edebilirsiniz fakat bu süreçte monokültürden dolayı biyoçeşitliliği kaybediyorsunuz, buğday su istemeyen bir bitki olmasına rağmen verim arttırmak için sulama yapıyorsunuz su kaybediyorsunuz, toprağa kimyasal atıyorsunuz topraktaki organik maddeyi kaybediyorsunuz. Ama bunlar maliyete asla yansımıyor, bir hamburger yediğinizde aslında 27 bin litre su tüketiyor olmanız gibi. “Bana ne” diyen kişiye de nasıl tüm bunları anlatacaksınız? Bu sebeplerle, üç sene önce çok daha idealist biçimde bir şeyleri değiştirebileceğim düşüncesiyle yola çıktığım halde şu anda gittikçe toplumdan marjinalleştiğimizi görüyoruz. Çünkü anlattığım şeyler masal gibi geliyor. Bu sebeple doğru ekmek sadece yüksek gelir seviyesine erişilebilir bir hale geliyor. Şu anda en temel motivasyonumuz, eğer bir şekilde bir şeyler dönüşecekse bu kadar kötü koşullarda bile kendini sürdürebilen bir model olduğumuzun görülmesi ile yöntemin örnek alınması ihtimali. Ve de bu iklim krizine karşı ne yapacağız noktasında “Zaten iş işten geçti, dibine kadar sömürelim bütün kaynakları” demektense, “Bunu kendimize bir dert edinelim ve bu konuda onurlu duralım, sömürmeyelim” noktasından bakıyor oluşumuz. 


Eppek ekibine ve Burak Soykan’a teşekkürlerimiz ve sevgilerimizle…

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın